3 results listed
İlk
insandan
günümüze
toplumda
varlığını
sürdüren
ademoğlunun
tecrübelerini bir sonraki kuşaklara aktarması çeşitli vasıtalarla mümkün
olmuştur. Bu araçlardan biri ise müziktir. Tarihten bugüne insanlar neşe,
coşku, hüzün, heyecan gibi duygu ve düşüncelerini müzik sanatıyla ifade
etmişlerdir. Çünkü insan müzik kültüründen müstağni değildir. Bunun
sebebi insanın dünyaya gelişinden itibaren nihayetsiz müzikal zenginliklerle
yaratılmış olan doğa ile iç içe yaşam sürdürmüştür. Yağmurun sesinden, gök
gürültüsüne, rüzgârın fısıltısından çeşitli tabiat seslerine bütün bunlar ayrı
ayrı insanoğlu tarafından manalandırılmıştır. Doğadan edinilen çeşitli
tecrübelerden sonra gerek hayranlık gerekse korku farklı inanışlarda
kendisini göstermiştir. Bu kazanımlar müziğe de tesir etmiştir. Çeşitli din ve
inanışlarda müzik dini törenlerde, ibadetlerde kullanılan bir araç olmuştur.
Müzik Yahudilerin dini ritüellerinde ve çeşitli törenlerinde de kendisini
hissettiren bir öge olmuştur. Bu bildiride Eski Ahit’te yer alan lir, harp,
flüt/kaval, ugab, tef, zelzelim, şofar vb. gibi enstrümanlara, bunların
özelliklerine, kullanıldığı yer ve kullanım zamanlarına değinilecektir.
Kuşkusuz burada ele alınan enstrümanların bir kısmının formları farklı
kültürlerden etkilenmeleri ve çeşitli sebeplerden dolayı yeniden şekillendiği
ve sürekli güncellendiği içim tam anlamıyla nitelendirme yapılması pek
mümkün olmamaktadır.
International Congress of Human and Social Sciences Research
İTOBİAD
Mustafa YİĞİTOĞLU
İnsan sosyal bir varlık olması nedeniyle tek başına yaşaması mümkün
değildir. Dünyaya gelen her birey beşikten mezara kadar çeşitli evrelerden
geçmektedir. Doğum, çocukluk, yetişkinlik, yaşlılık gibi dönemleri tecrübe
edinen insanoğlu, yaşamını bir aile kurumunda idame ettirmeye muhtaçtır.
Davranış şekillerinin öğrenildiği, alışkanlıkların kazanıldığı ve ahlakın
temellerinin atıldığı kısacası bir bireyin bütünüyle olgunlaştığı yer ailedir.
İnsan, İslam’ın belirlediği şekilde birey olma bilincini burada kazanmaktadır.
Ailede kişiye bunu sağlayabilecek tek unsur ise anne ve babadır. Bu kurumda
kazandığı edinimler sayesinde kişi ancak çevresine İslam’ın vazettiği
hususları aksettirebilir. Yani sağlıklı toplum sağlam bir aile yuvasıyla; bu
yuva ise eşlerin birbirlerine hüsn-i muameleleriyle mümkün olmaktadır.
Hiç şüphesiz birçok ayet ve hadislerde eşlere tavsiye edilen iyi davranışın
kökeninde evlilik kurumunun da temelini oluşturan muhabbet yer almaktadır. Rahmet, meveddet ve sekinetin aileyi kuran ve yaşatan üç temel
değer olduğu bilinmektedir. Allah’ın karı-koca arasına bir lütuf olarak verdiği
bu sevgiyi korumak, eşlerin birbirlerine karşı hak ve sorumluluğudur. Hüsn-
i muamelenin temelinde muhabbet duygusu olduğu gibi ilahi bir lütuf olan
bu sevginin muhafazası ise eşlerin birbirine güzel davranmalarıyla mümkündür. Kadınlarla iyi geçinin emri ile kavvam olma özelliğinden dolayı
bu vazife öncelikle erkeğe tevdi edilmektedir. Kişinin insanlarla ve ailesiyle
güzel geçinmesi maruf kelimesi ile ifade edilmektedir. Güzel davranmaktan
kasıt ise, erkeğin hanımına eziyet etmemesi, iyi bir diyalog kurması, imkanları
dahilinde hakkını geciktirmemesi, yaptıklarını başa kakmaması yani söz, fiil
ve ahlak olarak şefkatle muamelesidir. Erkeğin hanımına olduğu gibi kadının
da kocasına karşı hüsn-i muamelede bulunma sorumluluğu bulunmaktadır.
Erkek nasıl kavvam olarak nitelendirilmişse kadın da hem ailede hem de
toplum içerisinde çok önemli görülmüştür. Kadın, ailedeki konumu sebebiyle
topluma yön vermektedir. Zira o, ailede nesli ve geleceği imar eder, namusu
korur, evi düzenler ve malı muhafaza eder. Böylece onun, ailenin sağlıklı bir
şekilde, sağlam temeller üzerine oturtulmasında
önemli bir rolü bulunmaktadır. İslam’da karı-koca önemli bir yere sahip olmakla birlikte her
ikisi cemiyetin temelini oluşturmaktadırlar. Haklar ve sorumluluklar
bağlamında Hz. Peygamber’in aile düzeninin inşasında hüsn-i muamele
konusu incelenecektir. Günümüzde ailelerde çok sık rastlanan şiddetli
geçimsizlik sorununa karşı bir nebze olsun yarar sağlayacağı düşüncesindeyiz.
International Congress of Human and Social Sciences Research
İTOBİAD
Mustafa YİĞİTOĞLU
Merve YİĞİTOĞLU
Safranbolu yöresi, tarihten günümüze pek çok din mensubunun yaşamını sürdürdüğü bölge olmuştur. Burada
yapılan arkeolojik kazılarda antik dönemden kalma birçok mezar, ibadet mekânını ortaya çıkarmıştır. Hıristiyanlığın
doğuşundan kısa bir süre sonra Kapadokya’dan bu bölgeye gelen Hıristiyanlar başta Hadrianapolis şehri olmak üzere
diğer yerleşim yerlerini kurmuştur. Aynı dönemlerde veya Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden önce Hıristiyan
Türklerin buralara gelerek yerleştikleri iddia edilmektedir. Fetihle birlikte Anadolu’nun müslümanlaşma çabası
içerisinde bulunan Horasan bölgesinden gelen Erenlerin uğrak yeri olmuştur. Günümüz de bunların kabir ve türbeleri
hâla bulunmakta ve insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Osmanlı döneminde yörede Müslüman ve Hıristiyan nüfus
birlikte yaşamıştır. Şer’iyye Sicillerinde buna dair pek çok hukuki örneklere rastlanmaktadır. I. Dünya savaşı ve
sonrasında ise gerçekleşen mübadelede bu bölgede yerleşik Hristiyan nüfus zorunlu tehcire tabi tutulmuştur. Bundan
sonra bölgenin demografik yapısı değişikliğe uğrayarak tamamen Müslüman bir nüfus profili ortaya çıkmıştır. Aynı
dönemde ayakta kalan kiliseler camiye dönüştürülmüştür. Bu çalışmada Safranbolu yöresinde bulunan dinler ve gruplar
hakkında genel bilgiler verilerek Safranbolu’nun tarihsel dini hayatına dair malumatlar sunulacaktır.
Uluslararası Geçmişten Günümüze Karabük ve Çevresinde Dini, İlmi ve Kültürel Hayat Sempozyumu
UGGKS2019
Mustafa YİĞİTOĞLU